Rakı Masasında Neye İhtiyaç Var?

Bir masada rakı varsa, o masanın kusurlara, eksiklere, hatalara, komplekslere, biriktirilmiş öfkeye, görmezden gelinen yaraların görülmesine ve illâ ki abidevî bir bencilliğe ihtiyacı var.

Dört başı mâmur, murassâ bir rakı masasının en klişe sancılara, en bayağı dertlere, en sığ romantizme, en kirli örtülere, en küçük hesaplara, en büyük dolaplara ihtiyacı var. Masa dediğinin dünyanın en mânâlı derdiyle başlayıp, en mânâsız, en mesnetsiz cümleleriyle sonlanmaya ihtiyacı var. Kişinin kendine yakıştırmayacağı hâl ve tavırlara, kesmekten utanacağı ahkâmlara, atmaktan bıkmayacağı palavralara ihtiyacı var.

Rakı masasının yanık ekmek parçasına, soğanlı yağ lekesine, dökülmüş rakıyı emsin diye konup unutulan kirli peçeteye ihtiyacı var. Her lafın ortasına atlayan o gevşek herife, o gün tanıdığın kayıp bir arkadaşa, herkesin tek kelimesini bile anlamadan içlendiği eski bir türküye, içilmemesi gereken o son kadehe ihtiyacı var.

Dalmış, ahmak gibi bakarken masada patlayan kahkahaya anlamadan katılmaya, yarın unutulacak vaatler için antlar içilmesine, tamamen yanlış anlayıp küsülmesine, rakının sehven şalgam bardağına dökülüp mundar olmasına ihtiyacı var.

Yalancı tevâzuya, tereddütsüz edilen seri yeminlere, aptal kızgınlıklara, samimiyetsiz gülüşlere, asılı kalmış anlamsız tebessümlere, kıt beyinli genellemelere ihtiyacı var.

Bütün masanın gülmesine içlenen bir hüzünlüye, ciddi başlayan cümlenin ortasında gelen ara sıcakla, dünyanın en önemli konusunun sonsuza dek yok olmasına, ufak bir hareketi batan garsona gereksiz trip atılmasına, en lezzetli mezelerin her zaman “Aslında bunu nerde yicen biliyor musun?” olmasına ihtiyacı var.

Başkasının lafına zerre saygı gösterilmemesine, pantolona damlayan yağın, o çakırlıkla yarım saat tuzlanmasına, en küçük ihtilâfın büyütülüp Kaf dağına çıkarılmasına ihtiyâcı var. Heyecanla anlatılan hikâyenin ortasına “O öyle değil, dur anlatayım” diye dalan destursuz oyunbozana, vay masanın raconu, yok âdâbı diyen çokbilmişe, başta özen göstermeye çalışıp sonradan boş verip umursamayan ciddiyetsiz bir sâkiye ihtiyacı var. “En komik benim” mücadelesine, “En büyük dert benim” bozulmasına, “En çok ben içerim” inadına ihtiyacı var.

Bir masada rakı varsa, o masanın kusurlara, eksiklere, hatalara, komplekslere, biriktirilmiş öfkeye, görmezden gelinen yaraların görülmesine ve illâ ki abidevî bir bencilliğe ihtiyacı var.

Rakı masasının, hayatımızdaki çoğu şeye yaptığımız gibi olduğundan fazlaymış, anlamlıymış, muhteşemmiş, ulviymiş, tertemizmiş, diğerkâmlıkmış, hatâsız ve kutsalmış gibi hallere sokulmamasına, her zaman pasaklı ve sersefil kalmaya ihtiyacı var. Derli toplu, uslu akıllı, uyumlu geçimli, mâkul mantıklı, halim selim davranmamaya ihtiyâcı var.

Rakı masasının, bunca çapağına ve kılçığına rağmen bu kadar huzurlu olmasının, bu kadar özlenmesinin bir sebebi de, ömür boyunca içine sıkıştığımız “hatasız kişi” esvabından sıyrılıp kusurlu insanlar olmamızı sağlaması değil midir? O yüzden kim ne derse desin, ne kadar kural koşul sayarsa saysın, dağınık kalmasında fayda var.

Yazan: Volkan D.

İlk defa buyukkeyif.com’da yayınlanmıştır.

Paylaş: