Fava

Nilhan Aras

O sonbahar her gün dolapta taze fava bulundurdum, ya aniden çıkagelirse diye. Ama gelmedi. Zaten çok sonra öğrendim ki, en sevdiği yemek de fava değilmiş. Hâlbuki öyle güzel anlatırdı ki, öyle iştahlı, öyle imrendirici; o anda mutfağa koşup fava yapasım gelirdi. Her şeyden önce baklayı iyi seçmek gerekirmiş. Öyle derdi, “İşin başı bakla”. Sonrası ustalıkmış; herkes iyi yapamazmış favayı, kimisi baklayı seçer favayı bozarmış, kimisinin eli iyiymiş ama malzemeden anlamazmış, kimisi de hiçbirini beceremezmiş. Bu sonuncuyu çoğunlukla bana bakarak söylemez mi, işte o an kan beynime çıkardı; ama yine de her defasında sonuna dek dinlerdim.

Onunla iken değil, ama ondan sonra çok fava yaptım ben. Her gün. İlk zamanlar kobaylar buldum gencinden yaşlısına, aşçısından şikemperverine. Yeni denekler bulamayıp da aynı kişiye ikinci turu döndüğümdeyse yalan söyledim: Bu kez baklayı birkaç damla balık suyuyla birlikte ezdim. Ya da, içine az bi’ tutam toz rezene attım, bence iyi deneme, dedim. Hatta bazen gerçekçi olsun diye uzun uzun anlatırdım: Şimdi kış tabi, hava soğuk, rezene iyi olur, ama anason filan değil, rezene, kimileri yıldız anason olsa diyor, ama bence olmaz, rezene en iyisi; yazın da meyankökü rendeleyeceğim içine yahut bakla hamurunu kararken içine bir parça keser atar sonra çıkarırım, bakıcam artık, hele bi’ yaz gelsin. Velhasıl ben koca bir güz, aylarca fava yaptım, etrafa dağıttım, gelen gidene paket yapıp verdim. Yıllar önce bir dizi vardı televizyonda, epeyce de oynamıştı. Adını söylemeyeyim burada, ama doktorlar filan vardı işin içinde. İşte o doktorlardan birisi sürekli poğaça yapıyordu, şimdi tam da bilemiyorum niye yapıyordu, aşk acısı yüzünden mi yoksa bir şeye çok içerlemişti de böyle mi rahatlıyordu, ama durmadan yapıyordu. Öyle böyle değil; tepsinin birini çıkarıyor, birini veriyordu fırına. Sonra n’aptı o poğaçaları, onu da bilmiyorum, öyle sürekli seyrettiğim bir dizi değildi, yakalarsam bir 5-10 dakika bakıyordum, işte o aralardan birinde bu poğaça-fırın sahnesini yakalamıştım. Mutfakta her yer, masa, tezgah içine tepeleme poğaça doldurulmuş tabaklarla kaplanmıştı. Fava yaparken bazen anımsardım o sahneyi; ama benim fava yapışım öyle bir şey değildi. Bir amacı vardı. Gerçek bir amacı. Çok net, çok basit, dümdüz bir amaç: Geldiğinde dolapta taze bir fava bulsun. En güzelinden ve tabi çok beğensin.

Çok araştırdım ben bu konuyu. Yani, “iyi fava nasıl yapılır”ı. Ne de olsa o gittikten sonra fazlasıyla zamanım olmuştu. Her şeyden elimi eteğimi çekmiştim, onu düşünmekten başka hiçbir yapmıyordum; öyle boş, öyle geniş bir zamandı. Çoğunlukla sessizdim ama beynimde biri sürekli konuşuyordu; konuşuyor, homurdanıyor, bağırıyor, soruyor, soruyor, soruyor, neredeyse hiç susmuyordu. O kadar gürültü vardı ki, kafamın içinde başım şişmişti. Yalnızca kafamın içinde mi, kolumdan da sesler geliyordu, bacağımdan da, boynumdan da… hatta dirseğimden bile... Vücudum artık çok gürültülü bir yerdi. Bazen içinde kalmak çok zorlaşıyordu. O ara evde duramadım, işe gidemedim; gitsem işe yaramadı. Elim ayağım kesilmişti desem yeri. Romanlarda yazdığı gibi. Bir şey yapmam gerektiğini düşünüyordum, ama öyle müthiş bir tembellik çökmüştü ki içime, Bir şey yapmalıyım, dediğim anda yoruluyordum, hatta vücudum yüksek sesle de karşı çıkıyordu bu fikre, yine gürültü yapıyordu. İşte yine böyle bir zamanda, tam da karnımdan sesler geldiği bir sıra gördüğüm ilk markete girdim. Şimdi burada bilinçti, bilinçaltıydı deyip psikoanalize girmeyeceğim, ama hemen bir iki dükkan ötede büyükçe ve şaşaalı bir pastane olmasına rağmen o markete girmemin de derin bir sebebi olmalıydı. Çünkü pastanenin vitrini tasarımcı elinden çıkmış gibiydi, çok güzeldi. Çok güzel bir sarı ışıkla aydınlatılmıştı örneğin. Kocaman ışıl ışıl ampuller bronz renkli çok şık duyların ucundan yiyeceklerin hemen üstüne sarkıyordu. Duylarsa yukarıdaki tahta tavana, halata benzer ama halat olmayan, şahane görünümlü bitter çikolata renkli kalın kablolarla bağlanmıştı. Her kablo da bir diğeriyle bağlantılıydı. Bir çeşit ağ sarıyordu vitrinin tavanını, ama işlemeli tavanı görmek yine de mümkündü. Zaten o tavan mutlaka gösterilmeli, mutlaka görülmeliydi; çok özel bir çalışma olduğu belliydi. Altın sarısından karamel rengine ışıklar saçan ampullerin altındaki raflarsa rengarenk şekerlemeler, çikolatalarla donatılmıştı. Özensizce serpiştirilmiş gibiydi her şey, ama bence bu çok özenli bir dağınıklıktı. Bir de sağ tarafa özel bir köşe yapmışlar -dükkanın kapısı sol taraftaydı, onun için vitrinin sağını köşe olarak kullanmış olabilirler- o güne kadar hiç görmediğim şekillerde, renklerde pastalar koymuşlardı. Bir tanesi maviydi örneğin. Üstelik ağaç eve benziyordu. Mavi, ağaç ev bir pasta! Hani bazı renkler yenmezdi? Belli ki, ben aklımı kör eden aşk ıstırabımla boğuşup vücudumdaki sesleri bastırmaya çalışırken dünyada bir şeyler değişmişti. Vitrinler gibi, renkler gibi. İşte o pastane vitrini böyle cezbediciyken ben ikisine de şöyle bir baktım; bir marketin boş camına, bir pastane vitrinine; markete girdim. Niyetim yoğurt filan almaktı. Sağlıklı beslenecektim. O yaz biraz spor yapmış, hem kilo vermiş hem de sıkılaşmıştım, koruyayım, diyordum. Reyonlar arasında gezinip raflara tek tek bakarken baklagillere takıldı gözüm. Paketlerini çok güzel yapıyorlardı artık. Bunlar da değişmiş. Ama ne zaman? Ne zamandan beri gıda fiyatına estetik de dahil olmuştu, kaçırmışım. Kaybolan zaman. Öyle bi’ şey de demişti, Kaybolan yıllar, benim için demişti, birbirimizi yıllar önce tanısaydık keşke, neler kaçırdık kim bilir, gibilerinden. Ama benimki, yani şu paketlerin değişmesi durumu yalnızca kısa bir zamandaydı, öyle yıllar filan diyemem. Çünkü bundan bir beş on yıl önceye kadar zaman çok yavaş akıyordu, neredeyse her şey her gün aynıydı; bu belki sıkıcı ama çok garantili bir şeymiş, şimdi anlıyorum. Sonra bir gün geldi, zaman bi’ akmaya başladı ki, tutabilene aşk olsun. Demek ki, o akan zaman içinde bazı paketler de değişmişti. Rengarenk, etiketi mesaj dolu. O gün o markette gördüğüm kuru bakla paketi de öyleydi. Üzerinde mavi, üçgene benzer kocaman ama şaşırtıcı biçimde zarif bir logo vardı, üstelik paketin içindeki baklayı görmek de mümkündü. Ve bingo! Satıcının planı işe yaramıştı. Pakete baktım, içindeki baklayı gördüm ve kesinlikle fava yapmak istedim; tıpkı “Kimileri de hiçbirini beceremezmiş” dediği zamanlardaki gibi. Önce bir paket aldım elime. Tam yürüyecektim, dönüp bir paket daha aldım. Ne olur ne olmaz, bakla iyi çıkmaz, ben pişiremem… bütün olasılıkları düşünmeliydim. Üçüncü paketi de alıp parasını ödedim; aklım raftaki paketlerde kalmıştı. Gerçi, sonraları çok gidecektim o markete, aynı bakladan almak için.

Neyse, dediğim gibi, epeyce araştırdım ben bu konuyu. Fava nedir? Nasıl yapılır, iyisi nasıl olur? Bazısı su gibi oluyor bunun, of of of, o zaman bütün keyfi kaçar insanın. Hele o kokusu yok mu bu su gibi olanların; tatmak bile istemezsiniz. Bazısı da böyle bi’ yanık kokar ki, burnunuzdan gelir. Fava bir mezeydi, rakı mezesi, bunu biliyordum. O yüzden en çok meyhanede bulunur. Bir de balık lokantalarında. Rakı içilir ya orada en çok. İşte, ben de buradan hareketle ilk olarak rakı sofralarını anlatan bir ansiklopediye baktım. Valla ilk vuruşta doğru seçim olmuştu. İnsanın şansı iyi olacak, her işi böyle yağ gibi akıp giderdi. O ansiklopedide bir başlık ayırmışlar favaya, tam bir sayfa da yer vermişlerdi; tabi çeşitli bölümlerde de sık sık adı geçiyordu. Hepsine baktım. Bir ansiklopedi ya da sözlüğe bakarken adetimdir; her kitaba başlarken yaptığım gibi önce künyesini okurum sonra da aradığım sözcüğe giderim; ama orada bir eş anlamlısı, örnek verirken kullanılan bir sözcük varsa ve ilgimi çekiyorsa, onların sayfalarına da göz atarım, oradan başka sözcüğe geçerim, sonra bakarım ki zaman akıp gitmiş, ben aynı yerdeyim. Bugünkü gibi. Ondan önceki zamandaki gibi... Neyse ya, düşünmeyeceğim bunları; açtım ben o kitabı, çok da ağırdı, seçtim “fava” maddesini, okudum tüm sayfayı. Daha başka nerelerde olabileceğini düşünüp küçük bir de araştırma yaptım kitabın içinde -bu ansiklopedilerde dizin de olmuyor ki, okurun işi kolaylaşsın-, tahminimce ilgili tüm sayfaları teker teker bulup başka hiçbir şeye gözüm kaymadan bazı şeyleri not aldım, ezber etmesem de iyice bir üstünden geçtim, aklımda kalsın istedim; zaman olur, yeri gelir, konuşmam gerekir diye… Zaman olmadı, yeri gelmedi, konuşmam da gerekmedi tabi. Ama ben iyice okudum her şeyi, olur da bir gün yine rakıya oturursak derme çatma bir masada, o yine mutlaka fava söyler, ben de bunları anlatırım deyip her şeyi iyice okudum, bugün bile aklımda. Örneğin Latince kökenli bir isimmiş bu fava ve bize Rumcadan mirasmış. Hatta Rumcada kuru bakliyattan yapılan her ezmeye fava denirmiş. Öyle yazıyordu. Eski bir tarifi de vardı favanın, yine o ansiklopedide ki, ilk denememin reçetesi oldu. Kısaca yazayım; kuru iç baklayı akşamdan ıslatıyoruz, sabah süzdürüp bütün bir soğan, tuz, toz şeker, limon suyu, ama bir sıkım(!) ve sızma zeytinyağıyla beraber tencereye koyuyoruz. Malzemelerin üstünü örtecek kadar temiz su -kitapta içme suyu deniyor- ekliyoruz. Malzemeler pişip bulamaç haline gelince soğanı tencereden çıkarıyoruz. İnce kıyım dereotu doğrayıp tüm malzemeleri iyice çırpıyoruz. Sonra genişçe bir kaba aktarıp iyice soğutuyoruz. Servis ederken istediğimiz gibi dilimliyoruz, ama tabağa alırken spatula kullanmayı tercih edersek iyi olur. Üzerine dereotu ve piyaz kesilmiş kırmızı ya da kuru soğan koyup sızma zeytinyağı döküyoruz. Benim tercihim kırmızı soğan elbette, ama onunkini bilmiyorum; çünkü yanımda soğan yediğini hiç anımsamıyorum. Sarımsak da. Hep de merak etmişimdir, acaba yer mi, sever mi diye. Ben çok severim, o da sever mi; bilmiyorum.

Neyse, dediğim gibi, kitabı okudum, notlarımı aldım; tabi sonra pek çok okuma daha yaptım. Ansiklopediye karşı tavrım ne olduysa diğer kitaplara da aynı şekilde muamele ettim. Hepsini iyice özümsedim. Konuya çeşitli açılardan baktım ki, favamı yediğinde entelektüel bir zemini olduğunu da fark etsin ve böyle düşünsündü. Ama o hiçbir zaman favamı yemedi, sonrası da gelmedi.

Şimdi düşünüyorum da benim favalar gerçekten o filmdeki poğaçalardan farklıydı. Benim favalar hep bi’ çeşit helva olmuş. Gidenin arkasından...

(Daha önce Feed Dergisi 4. Sayı’da yayınlanmıştır.)

Paylaş